Pazar, Eylül 30, 2012

Oltalar elimizde...

Arkadaşlar sağolsun, hadi balığa gidiyoruz dediler.. Biz de olur dedik :)

İlk deneme de olta yok, öyle bir deneyelim diye attım denize arkadaşımın oltası ile.. ee balıklar gelmeye başladı.. Şans, sadece şans :) Havamdan geçilmedi o ayrı ama.. toplamda 4 adet balık tutmuş olsam da, görsen 40 kilo balık tutmuşum havasındayım..

Bu hafta kendi oltamızı aldık, hatta bir eve bir olta azmış onu da anladık :) Oltayı paylaşamadık..

Önce biraz keyif yaptık.. Aman benim de denize uzatılmış ayak fotoğrafım olsun ama değil mi? Kırmızı converse'm bütün ihtişamı ile salınsın :)


Sonra gelsin balıklar..


Hep tek tek tuttuğum balıklar bugün bana sürpriz yaparak aynı anda 3 adet geldiler..

Hafta sonları artık bu haldeyiz.. Bazen hafta içi yalnız da gidebilirim. Balıklarla başbaşa :)

Rüzgar daha az olsa keşke..





Cumartesi, Eylül 29, 2012

Renk sorunsalı?!

Birazcık değişiklik.. Yok yok hayatım değişmedi.. Dolap boyayalım dedik, renk seçemedik.. Dolap kıymetli olunca böyle oluyormuş..

Önce yeşil dedik. Gittik onca yeşil içerisinden seçtik, boyaları aldık. Yeşille birlikte bir de kırmızı boya almıştım. Bardak altlıklarını boyamaya başladım. Tam da o sırada aldığım kırmızı boyaya aşık oldum!! Ben neden bu dolabı kırmızı yapmıyorum dedim, demez olaydım.. Sonrası tekrar boya aldığım yere gitmek, giderken yeşilin bir ton açığını alayım diye karar vermek ama orada aklımın kırmızıda kalması.. Sonrası 3-4 kişi ile yapılan telefon konuşmaları, bana fikir verin serzenişleri.. En son sen o kırmızıyı al, güzel olmazsa ben yeniden zımparalarım diyen eşimin önerisi ile.. Aman iyi güzel olmazsa suçu atacak biri çıktı, ben seçmedim sen seçtin derim sıyrılırım rahatlaması ile kırmızı boyayı aldım.

Gören dünyayı kurtaracağım, çok önemli bir projenin başındayım da, projenin gidişatı buna bağlı falan sanacak ama yok sadece dolap boyayacağım.. Neyine karar veremiyorsun??!! Bazen kendime sinir oluyorum..

Resim yapamadığımı 3 papatya için 1 saat uğraşınca daha iyi anladım!! Artık bir kalksam da boyasam ya şu dolabı!!



Güzel renkler olsun etrafımızda, neşe versin, huzur versin, uyumlu uyumsuz bir araya gelsinler ve kendi uyumlarını yaratsınlar..




Geçen hafta..

Bir kaç gün pek eve girmedim.. Evdeyken de pek yerimde durmadım. Yine arada çok sinirlendim, çok mutlu oldum, çok güldüm, çok konuştum, çok yürüdüm...

Sahilde, göl kenarında ama hep açık havada, güneşin altında, bazen yalnız sadece kitap okuyarak, bazen arkadaşlarla bol bol konuşarak, bol bol fotoğraf çekerek..

Denize girmeyi özledim fotoğrafı çektim..


Bulutlardan birazcık korktum..


Güzel kahvaltılar yaptım..


Mini mini bir kuş'un karnını doyurdum..


Yeni arkadaşlar edindim..


Denize girenleri görüp, çok ama çok kıskandım.. ( Güneş ışıklarının denize vurduğu kısımda, açıklara doğru yürüyen bir teyze var, ahh teyzeee yaktın beni!! )


Güzel bir kitap ve kahve eşliğinde güneşi batırdım, bir günü daha bitirdim..


Güzel yerlere gittim, azıcık kafamı güzel yaptım, aman bee boşver dedim..


Yeni hediyeler aldım :)


En kıymetli pazar günü gelsin.. Sonra yine yeniden bir haftayı bekleyelim..

Çarşamba, Eylül 26, 2012

Kendim yapabilirim 2

Bu sefer büyük oynuyorum. Yüklendim koca!! dolabı getirdim eve. Nasıl da seviyorum o dolabı anlatamam, çok övmeyeyim fotoğrafı görünce hayal kırıklığı yaratmasın :) Eski eşyaları çok sevdiğimi söylemiştim değil mi? Bu benim olsun dedim dedim, kendi evin olsun senin olsun o zaman dediler.. Kendi evim oldu :) Dolap geldi..

Zımparalandı ama daha zımparalama işlemi tam olarak bitmedi.. ( fotoğraf zımparalanmadan önce çekilmişti)

Renk ve üzerine yapılacak desene karar verilecek, evin her bir köşesi incelenecek, nereye yakışacağı belirlenecek.. oo işi uzun daha :)

 
Bitirebilir ve harika olmuş!! (çok eminim kendimden yine) halini yayınlarım umarım :)
 

Himym geri geldi..

How I met your mother 8. sezon başladı. 1. bölüm yayınladı.. Güzide internet sitelerimize düştü bile..
İzledim mi ? Hayır.. 2. bölüm gelene kadar sabretsem mi diyorum??!! Kendime işkence ettiğimi de kabul ediyorum..

Arşivim de 7 sezon da itina ile saklanıyor.. Arada çıkartılıp izleniyor, ilaç niyetine...

9. sezon gelir mi yoksa bu son sezon mu olur daha belli değil. 8. sezonu izlemeden, 9. sezonun peşine düşmüş takıntılı izleyici yorumumu da yaptım :)

Seviyorum sizi gençler!!


Bu akşam, her akşam olduğu gibi ne izleyeceğiz biz krizinden sonra, biraz eskilere gidelim dedik. Scarface filminde karar kıldık. Al Pacino yine kendisine hayran bıraktı.. En sevdiğim saatler bu kesinlikle!! Yemekten sonra bir doz film..




Salı, Eylül 25, 2012

Canım sıkılmasaymış..

Fırat'ı sevmeyen yada o karikatürü bilmeyen yoktur herhalde.. Uykusuz Dergisinde çizen Uğur Gürsoy'un yarattığı şirin karakter Fırat.. ve o meşhur karikatür..


Benim de canım sıkılıyor işte arada.. Canım sıkılınca fotoğraf makineme saldırıyorum.. Evde ne kadar çekilecek yada çekilmeyecek şey varsa fotoğrafını çekiyorum :)

Ben en çok neleri severim? Film seyretmek, kitap okumak, fotoğraf çekmek ve kediler, minik oyuncuklar .. Sonra dedim ki, ev film dolu, kitap dolu, makine desen bol bol, birini bırak, birini al, sokakta kedi dolu.. Ne sıkılıcam canım!! :)

Bu aralar eski filmlere takılıyoruz.. Gündüz bir kaç film izleyen bünye ( Digitürk sağolsun), akşamda bunlardan birini izlemezse rahat etmiyor..


Digital makinelere eyvallah, iyi ki varlar.. Çok kolaylık.. Hele DSLR makinam Canon 400D mi hiçbirşeye değişmem ama fotoğrafçılık dendiğinde bence işte bunlar asıl makineler..


Ve yeni gelen Diana tabi ki bu aralar göz bebeğim :) Yan yana pek bir güzel durdular sanki, Canon da objektif kapağı ile katıldı aramıza ..




Yeni bir kedili kolye, biraz suratsız. Zaten senelerdir bozuk gözlerime inatla gözlük takmayacağım diye, dünyayı bulanık görerek yaşıyorum. Hazır göz doktoruna gideceğim ve ya siyah ya kırmızı çerçeveli bir gözlük alacağım demişken, aşk yaşıyorum kolyemle..
 
 
Kediler konusunda sadece kolye ile sınırla kalmayacağım ortada sanıyorum :)
 
 
Bu arada yeni arkadaşlar gelip duruyor. Evim kesinlikle küçük bir erkek çocuğu için mabet olma durumuna geçti bile.. Münkün olduğu kadar uzak tutuyorum bende çocukları evden :) Üstü açık yeşil aramıza katıldı.. Artık saymıyorum, sayılacak durumu geçtiler :)
 
 
En sevdiğim kolyeler..
 

 
Yeni kitaplar aldım yine.. Suskunlar yoktu bende, görünce dayanamadım ve Ahmet Ümit'in Çıplak Ayaklıydı Gece kitabını da kattım kitaplarımın arasına. 
 
 
 
Bugün böyle.. Sevdiğim şeyleri etrafıma toplarsam geçer sıkıntım diye umut dolmaya çalışıyorum... Sonra Sol Ayağım kitabı aklıma geliyor.. Şımarıklık yapma diyorum!!
 
 

Sol Ayağım - My Left Foot

Uzun zamandır filmi bende beklerken, geçen gün 2. el kitaplar satan bir dükkanda, onca kitap arasında karşıma çıktı. Filmi biraz daha bekleyebilir dedim ve hemen kitaba başladım. 2 günde bitti. Pek huyum olmamakla birlikte -genelde filmler de yada kitaplarda ağlamam- ilk bölümde ağlamamak için zor tuttum kendimi.



Christy Brown (5 Haziran 1932 – 6 Eylül 1981) İrlandalı yazar ve ressam. Beyin felci sonucunda, doğumundan itibaren konuşma, hareket etme yetileri yoktu. Zamanla sol ayağını kullanarak, yazmayı, okumayı öğrendi. Sol ayağı ile resim yapmayı başardı ve kitaplar yazdı. Bu kitap kendi hayat hikayesidir.

Kitapta beni en çok etkileyen annesinin ona olan inancı ve ailesinin asla onu yalnız bırakmaması oldu. Ne durumda olursanız olun, size inanan birilerinin olması başarının en büyük anahtarı belki de.
Bu kitabı yazabilmek için bile ne kadar çok çaba sarfettiğini, bazen umutsuzluğa düştüğünü, iç dünyasının karmaşasını, kendini farkettiği zaman yaşadığı çöküşü ama sonra yeniden çıkışını hayranlıkla okuyacaksınız. Ben çok içtenlikle yazılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Beni çok etkiledi. Asla acıma duygusu taşımadan, hayranlık uyandırdı bende.

Filmi de izledim, film ile ilgili yorumum ise burada; My Left Foot Filmi seyretmenizi de tavsiye ediyorum, oyunculuklar gerçekten çok iyi ama filmi izleseniz bile kitap bence kesinlikle okumalı.


"Acı çeken bu insanları gördükçe kafamda yeni bir ışık yandı. Dehşete kapıldım; dünyada bu kadar çok acı çeken insan olduğunu bilmiyordum. Kendini küçük kabuğuna hapsetmiş bir salyangoz gibi, dışarıdaki kalabalık dünyayı yeni yeni görmeye başlıyordum. Beni asıl şaşırtan, bunca sakat olması değildi. Çoğunun durumu benimkinden daha kötüydü.

O zamana kadar bunun mümkün olabileceğini düşünmemiştim. Birden bunca zamandır kör olduğumu; benim acılarımın diğer insanların acıları yanında hiç kaldığını hissetmeye başlamıştım. "

Bizim acılarımız? Şımarıklığımız mı demek gerek aslında? Bu insan bu satırları yazabiliyorsa, sanırım bizim susmamız gerekiyor..


Cumartesi, Eylül 22, 2012

Diana Mr. Pink teşrif etti :)

Sonunda kavuştum..

Güzel pembe kutusu ile geldi.



Gerçekten farklı bir makina. Önce oyuncak zannediyorsunuz, çok hafif. Digital makinaların onlarca tuşuna, ekranına alışmış bünye tuhaf karşılıyor.

Sonra; ne ayarı, ne ışığı, bas çek işte diye gülücükler beliriyor suratta.

Bir de o merak duygusu, yaptırana kadar görmek yok.. Öyle aynı kareyi onlarca kez çekeyim, en güzelini seçerim diye bir durumda yok.

İçinden Diana ile ilgili bir kitapçık, kullanma klavuzu da çıkıyor. Paket kağıdına bile bayılıp atmadığım da ortada :)


120 mm lik film kullanılıyor ve 12 kare yada 16 kare seçeneğiniz var. 35 mm film takmak için ayrı bir aparat alınabiliyormuş ve daha fazla poz için de 35 mm daha iyi bir seçenek. Onun dışında paketin içinden çıkan 2 adet çerçeve var. Filmi takmadan önce plastik çerçeveyi yerleştiriyorsunuz. 4.2×4.2 cmlik çerçeveyi kullanırsanız 16 fotoğraf; 5.2×5.2 cmlik çerçeveyi kullanırsanız 12 fotoğraf çekiliyor.

Filmlerle ilgili de teknik detaylar var. Kullanıp, bir kaç filmi hiç edip öğrenmem gerek :)
Daha makineyi hiç kullanmadım, kıyamadım demek daha mı doğru olur? Oturup izliyorum, aman da pinkerbell'im gelmiş diye seviyorum :)



Lomography’nin 10 Altın Kuralı;

1. Kameranızı gittiğiniz her yere götürün. Nerede ne ile karşılacağınızı asla bilemezsiniz.
2. Kameranızı günün her saati kullanın, gündüz ve gece. Çünkü her anın ayrı bir hissi var.
3. Kameranız hayatınızın akışını engellememeli; onun bir parçası olmalı. Tıpkı yemek, içmek, konuşmak, yürümek, düşünmek gibi.
4. Kameranızı farklı açılarda tutun. Deklanşöre basarken, ne çektiğinizi görmek zorunda değilsiniz.
5. Kameranız elinizdeyken, yakınlaşmaktan korkmayın. İçinizde fotoğraf çekme arzusu oluşturan nesne ya da kişiyi mümkün olduğunca yakın markaja alın.
6. Düşünmeyin! Kameranızı alın, dışarı çıkın ve önünüze geleni çekin.
7. Hızlı olun! Saniyenin onda biri bile önemli. Ayarlarla vakit kaybetmeyin.
8. Film üzerine ne kaydettiğinizi önceden bilmek zorunda değilsiniz. Rastlantılara izin verin. Hayatın keyfini çıkartmaya bakın.
9. Sonradan da “Aaa! O ne? Bunu ne zaman çekmişim? Nerde çekmişim?” Beyninizi bu tür sorularla meşgul etmeyin.
10.Kuralları kafanıza takmayın. 10 Altın Kural’ı unutun. Canınız ne istiyorsa, onu yapın. (En sevdiğim kural!!)


Bu film takma işi, merak duygusu bir anda çok heyecanladırdı ve senelerdir aşk yaşadığım Canon'uma bile biraz soğuk bakmama sebep oldu.. Ne yazık ki çalışmayan Zenit'imi yaptırıp onu da sahalara çıkarma vakti geldi sanki..

Deneyip görücez..

Yalnızlık, yaşamda bir an..


Yalnızlık, yaşamda bir an
Hep yeniden başlayan
Dışından anlaşılmaz

Ya da kocaman bir yalan
Kovdukça kovalayan
Paylaşılmaz..
 

Çarşamba, Eylül 19, 2012

Elif Şafak - Şehrin Aynaları

Çok takıldım bu kitaba.. Senelerdir elimin altında ama nedense sıra gelmemiş.. Bu ruh halimi mi beklemiş?

Madrid'te 1500 lü yıllarda başlıyor hikaye. Belki de daha öncelerde, başka zamanlarda başlıyor, iç içe geçmiş hikayeler, ne zaman yazılmış, kim bu hikayenin içinde? Kime ait bütün bu yaşananlar? .. İç içe geçmiş doğru kelime olmayabilir, ard arda sıralanmış hikayeler, birbirini etkilemiş.. Hepimiz belki de bizden önce yazılmış bir hikayenin parçasıyızdır.

Madrid'te bir aile, aşk, bir günah, Engizisyon mahkemeleri, iç sesi tarafından ele geçirilmiş bir Engizisyon hakimi, Yaşlı adında Müslüman bilge bir kadın, bir Haham, bir Şeyh, bir Heccav, Osmanlı İmparatorluğu ve Kösem Sultan'a kadar uzanan kelimelerin hikayesi..

Betimlemelerini özelllikle çok sevdim kitabın. Ara ara kitaptan bazı sayfaları paylaşmıştım zaten. Doğum'u, Ölüm'ü, Aşk'ı, Hüzün'ü, Felsefenin doğumunu, Habil ve Kabil'in hikayesini, bir armut ağacının bile yaşama sebebini, kelimelerin yıldız olup gökten düşmelerinin hikayelerini masal gibi okudum.. Gitmek ve kalmak ne demekti sorguladım. Kaçmak vardı bir de dedim.. Nuh'un gemisinin hikayesinin bilmediğim taraflarını gördüm. İspanya'da Engizisyon tarafından Hristiyanlaştırılmak amacı ile katledilen, evlerinden sürülen, inançlarını yaşayamayan Müslümanlara, Yahudilere üzüldüm..

Karakterlerin dürüstlüğünü, kendilerinin farkında olmalarını ve hatalarını, yaşadıklarını açık sözlülükle kabullenmelerini özellikle sevdim.

Mahrem'i sevdiyseniz ve okurken keyif aldıysanız bu kitabı da seveceğinizi düşünüyorum.

"İnsan bazen bir haritaya ihtiyaç duyar.Hiç gitmediği yada hep gittiği yerin haritasına değil; bir daha asla gidemeyeceği bir yerin haritasına.Geçmişi bir rüya olmaktan çıkartıp oranın hep var olduğuna ve geleceği ümitsizlikten kurtarıp oranın hep öyle kalacağına inandıracak bir haritaya"


"Korktuğun zaman bil ki" dedi fısıltıyla, "korku da cesaret de, aynı çemberin parçalarıdır. Bil ki çember senin içindedir. Demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. Ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. Rinozzi'yi hatırla, Halife El Mansur'u hatırla. Çemberi hatırla. Korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri yürümektir, ta ki zıt parçaya ulaşana dek. Sebeb-i felaketin her neyse onun zıddına ulaşana dek."



"Dönecek bir tavan arası yoktur bazen, ne de gidecek bir şehir. Her yer aynıdır aslında, hiçbir yer aynı değil. Gidebilmek sadece bir özlemdir kimilerinin dilinde, olmayacak duaya amin diyenler de çıkacaktır. Firar ederken kök salar kimileri; kök salarken firar edenler de olabilir....... "

"Aşk sonradan gelmez hiçbir zaman. Varsa vardır, o kadar."

Bana kalan ise;

"Ölümü anlamak çok daha kolaydı.Ölmüş bir baba zaten yok demekti.Oysa hayatta olan bir babanın yokluğunu içine sindirebilmesi bir hayli zordu."

Kitap Evi - Okuyalım bu yazıyı, okutalım

Sevgili Kitap Evi'nin Bu Yazı Bir Komplo Teorisidir isimli yazısını bence herkes okusun..

Yazının fazla "gerçek" olması biraz rahatsız edici olabilir.. Ama artık birileri rahatsız olsun değil mi? Herkes uyumuyor bu Ülke'de.. Farkında olanlarda var..





Salı, Eylül 18, 2012

Sessiz Kalma Suça Ortak Olma!

Dilekçeye bir imza da siz atarak destek olabilirsiniz. ÖLÜM YASASINA HAYIR!!!



Dilekçe için tıklayınız

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Deklarasyondur

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ile ilgili hali hazırda TBMM Çevre Komisyonu’nda bekletilen iki adet kanun teklifi olmakla birlikte, 19 Mayıs 2012 tarihli basın haberlerinden (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20585153.asp) öğrendiğimiz üzere Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hayvanların korunmasına yönelik yasa tasarısı tamamlanarak Başbakanlığa gönderilmiştir.
İlgili komisyonlarda bekleyen tekliflerden 2 / 366 sayı numaralı olan yasa tasarısı ve haberlere konu olan son tasarı Hayvanları Koruma Kanunu’nun ruhuna tamamen aykırı maddeler taşımaktadır ve aşağıdaki gerekçelerle kabul edilmesi mümkün değildir.
1- Öldürmenin “uyutma” tanımlamasıyla yasaya girmesi ve meşrulaştırılması kabul edilemez. Hayvanları yaşatmak yerine ne şekilde öldüreceğinin tanımlandığı bir yasa kabul edilemez.
2- İki sene hapis cezasıyla sınırlandırılması alınabilecek cezaların para cezasına döndürülebilecek olması cezaların ağırlaştırılmasının asıl amacı olan suçu engellemenin önüne geçecektir. Hayvanlara işkence cezasını sadece 750 TL’lik bir idarî para devlete ödeyerek devam edilen bir suç halini alacaktır. Hiçbir caydırıcılığı yoktur.
3- Evlerde kaç hayvan bulundurulacağının izne tabii olması ve hayvan "sahiplerinin" eğitime tabii tutulması ucu açık bir tanımlamadır. İleride “hayvan korumacının hak” ihlaline kadar varabileceği ve belki de “bir hayvan sahibi olmakla” sınırlandırmaya kadar gidebileceği için bu tanımlama bu şekliyle tasarıda yer alamaz.
4- Hayvanların ırklarına göre sınıflandırılıp "sahipleriyle" birlikte yaşam haklarının ellerinden alınması asla kabul edilemez. Dövüşçü ya da bahisçi "sahiplere" yönelik önlemler almak yerine ırkları cezalandırmak kabul edilemez ve merdiven altı üretime sebep olacaktır.
5- Hayvanların imhasına olanak sağlayan 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu ile 24/4/1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun yeni tasarıda da yer alması kabul edilemez.
6- Deneylerdeki denetimlerin keyfiyete bağlanması kabul edilemeyeceği gibi hayvanları koruma kanunu gibi bir kanunun içinde hayvanların yaşam hakkını hiçe sayan deneylerin yer alması kabul edilemez.
7- Mobil kısırlaştırmanın meşrulaştırılması hiçbir koşulda kabul edilemez. Olması gereken belediyelerin kendi veteriner hekim kadrolarını oluşturmasıdır. Hali hazırda mevcut yönetmeliklerdeki mobil kısırlaştırma maddesinin yasaya aykırı olduğuna ve iptaline yönelik İstanbul Veteriner Hekim Odası (IVHO) tarafından açılmış bir dava mevcutken mobil kısırlaştırmayı yasalaştırma çabası kabul edilemez.
8- Amacın hayvanları korumak ve hakları gözetmek değil, hayvanları bertaraf etmek olduğunu kanıtlamaktadır.
Biz, aşağıda imzası bulunan STK’lar ve hayvan korumacılar, TBMM komisyonlarında bekletilen yasa tekliflerini ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca hazırlanarak Başbakanlığa gönderilen yasa tasarılarını bu nedenlerle desteklemediğimizi, ilgili tasarıların geri çekilmesini ve oluşturulacak komisyonlarda hayvan hakları konusunda çalışmalarıyla kendini ispat etmiş tüm STK’lardan görüş alınmasını talep ediyoruz. Kamuoyuna ve ilgili makamlara duyururuz.
Saygılarımızla.
 
Tüm içerik (yazılar, fotoğraf)  www.sessizkalmasucaortakolma.com internet sitesinden alıntıdır. Daha detaylı bilgilere siteden ulaşılabilir.

Genel bilgi için Avukat Hülya Yalçın'ın NTV deki Güncel Haber programındaki açıklamaları ;

http://video.ntvmsnbc.com/hayvan-haklari-tasarisi.html


 

Harekete Geç.. Geç olmadan!!



İmza için : http://www.sessizkalmasucaortakolma.com/dilekce/dilekce_detay.asp?id=1311

Lütfen aşağıdaki ORMAN BARINAKLARINA HAYIR videosunu izleyin!!

http://www.dailymotion.com/video/xtlx9q_14-ekim-2011-orman-barynaklaryna-hayyr_animals

Tüm bilgiler için: http://www.yasamhakkinasaygi.com/

Videolar ve görseller Yaşam Hakkına Saygı tarafından hazırlanmıştır.



"Cam önü" günü..

Cam önünde oturup kitap okuma günüymüş bugün dediler, geldik!!


Hava bildiğin kapalı.. Kış gibi.. Yağmur yağar mı bilmem ama yağarsa güzel olur sanki..

Şehrin Aynaları bitti, onu ayrı olarak yazacağım. Bugün Sudoku'da başarılı olamayıp yerler de sürünen bünyemi toplamak için biraz Zeka Oyunları kitabım ile haşır neşir olup - Yaktın beni Sudoku!! Hazırlanıp geliyorum :) - sonrasında onu okurken, arada 2 kitap bitirdiğim 1Q84'e dönüyorum.. Bir kitabı hem bu kadar sevip, hem de bu kadar ara verilmez.. Bitmesin istediğim doğrudur.. Heyecanla sonunu merak ettiğim ama sonunu bilmemek için kendime işkence ettiğim de doğrudur!!

"O kitabı benden önce okuyamazsın" tehditlerini bir kenara bırakıp arada Yedinci Gün'e de göz atmayı düşünmüyor değilim..

Hazırda bekleyen bir kaç kitap daha var yarılanmış ama aç gözlülüğüm sağolsun.. Yedinci Gün masada yerini almış bile.. :)


Kakatüslerim ile yaşadığım aşk malum.. Yakın zamanda küçüklerin toprağını değiştirmiştim.. Risk aldım farkındayım.. Ya tutmazsa, ya ölürlerse korkularımla birlikte ellerime dikenler bata bata yeniledim toprakları.. Gözlerinin içine bakıyorum desem yeridir ve miniklerimden birisi, kenarlardan tomurcuk tomurcuk büyümeye başladı.. Hoşgeldiniz bebeklerim!! :)


Bir şey olmadı işte, hem daha güzel büyüyorlar diyerek ne zamandır saksısına sığmayan, taşan, yer bulamadığından yamuk yamuk büyümek zorunda kalan, en büyük kaktüsümün de saksısını değiştirme işlemini sonunda gerçekleştirdim.

Kocaman turuncu bir saksı aldım.. Dışarıdan bakınca bir kova kaktüsüm varmış gibi duruyor :)


Bugün kü durumum böyle.. Kitaplar, kahve, sessizlik.. Resmi tamamlamak için yağmur bekliyorum..


Azıcık

Azıcık canım sıkılmış olabilir.. Saçmalama hakkımı kullanmak istiyorum bu sefer..

Dün pazar günü sebebi ile 1 de uyanmış olmamız zaten (günün yarısı uykuyla yenmiş bir pazardan ne hayır gelirse) günü bitirmişken, geri kalanını da markette harcayacağımızı hiç düşünmemiştim! Pazartesi okulların açılacağını ve pazar günü tüm velilerin Carrefour'a doluşacağını bilememiş bünye bir anda kendini öyle bir kalabalık içinde buldu ki ne yapacağını şaşırdı..
Ne bileyim ben tüm okul alışverişinin Carrefour'dan yapıldığını, biz kırtasiyeden alıyorduk.. Biz bi domates alıp çıkacaktık, bak gerçekten kalemlerle işim yok demem fayda etmedi.. Reyonların arasında bile dolaşmak eziyetti. Çocuk yuvası, kadınlar günü, bedava verilen halk konseri karışımı bir kalabalık vardı markette.. Gerisini siz düşünün..

Kalabalıktan olsa gerek, kafam bulanmış herhalde.. Bir anda kendimi içki reyonun da buldum.. Kalabalık tarafından sürüklenmişte olabilirim.. Zaten en boş reyon orasıydı, sığındık diyebiliriz.. İlkokul çocuğunun içki ile işi olmaması isabet olmuş..

Aşağıdaki şarabı sırf şişesine vurulup aldığım doğrudur.. Ayrıca koca Carrefour'da tel şehriye bulamadım iyi mi? Neyse şehriyesiz de yaşayabiliyoruz çok şükür..


Görmemişin sehpası olmuş etkinliğim tüm hızı ile devam ediyor.. Ne bulsam sehpanın üzerine koyuyorum. keşke düzgün vernikleseymişim de üzerindeki çiçeklerim zarar görmeseymiş.. azıcık sabretseymişim falan filan.. neyse deneyip öğreniyoruz işte..

Yaz bitti sanıyorum. Üzülerek farkediyorum. Benim daha denize girme hayallerim vardı ama sanırım artık hayal olarak kalacaklar.. 2 gecedir bu saatlerde yağmur yağıyor.. Saat 01:20!! Hep Amerikanın oyunu bunlar!! (Karikatür Uykusuz Dergisinden)


Pazar gününe döneyim.. Dün diye bahsediyordum pazar gününden ama sanırım artık Pazar gününün pek dünlüğü kalmadı, bildiğin Salı gününe geçtik..

Bir market alışverişi insanı ne kadar tüketebilir ki sorusunun cevabını aldıktan sonra kendimizi eve attık.. Hani Pazardı, hani gezecektik, hani hani hani...

İzleyecek film seçeyim dedim, 12 tane seçtim!! 12 tane filmi o gece izleyemeyeceğim gerçeğini farkedip üzüldüm. Hep böyle oluyor, ne izleyeceğiz derken saatler geçiyor.. İzlemek istediğim binlerce filmi biraz aza indirgesem iyi olucak sanırım.

Sonra saçma sapan şeyler oldu.. Çok saçma, o kadar saçma ki .. Hasta ruhlu insanlar var, baya bildiğin hastalar.. Tedavi edelim diyorsun da, insanı tüketiyorlar yemin ederim.. Yalan söylemek, başkalarının üzerinden kendi yaptıklarına kılıf uydurmak bu kadar kolay olmamalı.. diyeceğim ama boşa konuşuyorum. Sonra niye hayatında az insan var, niye duvarların bu kadar yüksek? Niye olucak bundan işte.. Benim hayatımda olmaması birşey değiştirmedi zaten. Carrefour faciasından sonra o pazar gününden hayır gelmeyeceği belliydi zaten, anlamalıydım!!

Neyse sonuçta, bugün bütün gün, ütüydü, temizlikti, bütün evi ayağa kaldırıp hopp indirmekti derken geçti gitti.. Sinir de kalmadı, enerji de kalmadı, düşünmeye de hal kalmadı.. Hal kalmadı diyorum ama bu saat oldu uyku da yok..

Denge lazım.. Denge bozulunca, bozuluyor işte..

Bir de birşey bekliyorum.. Olursa çok sevineceğim.. Olur di mi? Olur olur :)

Pazar, Eylül 16, 2012

Yaktın beni Hugo!?


Beni bir kerecik dinler misiniz? Hep siz konuştunuz!!

Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Bu hikâyenin içinde ne yaptığımı bile bilmiyorum. Rolüm ne? Başroldeki kadının neyi oluyorum? Evin beyi nerede? Katil uşak mı? Kötü kalpli şirret kadın rolünü bana kim biçti? Ben öyle kahkahalar atamam ki. Ben kimseyi üzemem ki! Niye sizinleyim, siz kimsiniz?

Yanlış kişiler. Yanlış hikâyeler. Yanlış zamanlar.

Sizi üzen ben değilim. Yanlış biliyorsunuz? Kötü kalpli kraliçe de ben değilim, pamuk prenseste, ki üvey annem bile var aslında ama cücelerim yok. Külkedisi olmaya da uygun olabilirim ama siz orada da beni kötü üvey kız kardeşlerden biri yaparsınız değil mi?  İlla bir hikâye de olmam gerekiyorsa ki hikâye bana fazla, benim adım ancak bir oyunda geçer. O da olsa olsa Hugo olur. Bende bir türlü kurtaramadığı, zindan da mahsur kalan karısı.. Beceriksiz çocukların telefon tuşlarıyla kurtarmaya çalıştığı bir hayatım olur. Hugo da hiç gelemez, hep ayağı takılır tökezler, uçurumlardan düşer.

Benimle ilgili yargılara varıyorsunuz. Beni ne kadar tanıyorsunuz? Nerede olduğumu bile bilmiyorsunuz. Sizi tanımıyorum ki ben, siz beni tanıyasınız. 

Sizi duymamak için daha da yüksek sesle ağlamak zorunda kalacağım biliyor musunuz?

Sonra konuşuyorsunuz, durmadan konuşuyorsunuz. Beni sevmiyorsunuz. Sebebini bilmem, anlamam gerekiyor. Ama kusura bakmayın bilmiyorum! Açıklamıyorsunuz da. Suçlar bakışlarınız. Suratınızda nefret ifadesi. Sözleriniz bıçak gibi. Ne yaptığımı kimse söylemiyor. Ne yaptım ben? Gerçekten bilmiyorum.

Özür diler misiniz benden, af diler misiniz? Lütfen bana bir sebep gösterir misiniz? Kılıfına uydurmam gerekiyor..

Sizi affetmem gerekiyor.

Cumartesi, Eylül 15, 2012

İç dökümleri


Sizin dünyanız için fazla ütopik kaldığımı farkettim. Farketmek canımı daha da fazla acıtmaktan başka bir işe yaramadı. Çemberimi biraz daha daralttınız. Ben yalnız başıma, gayet güzel kendimle geçinip giderken, sizin hala başkaları ile uğraşmakta ki derdinizi anlamış değilim dostum. Bak dostum diyorum - ki sizin en sevdiğiniz kelimedir-  ama ben dostluk diye bir şeyin herkesle çok da mümkün olamadığını bilenlerdenim.. Tanımadığım bir çok insanla bile ortak bir şeyler bulup konuşabilirken, sizlerle bulamamak ne acıdır ama sizin burnumun dibinde olmanızda nasıl bir ironidir.

Ara ara kendimi kapattığım doğrudur. Siz de deneseniz? Bir dinleseniz kendinizi, başkalarına durmadan kendinizi anlatmaktan vazgeçip. Ama en çıplak halinizle, olabiliyorsanız bari kendinize dürüst olunuz!! Çünkü sizin bana kendinizi, o harika benliğinizi, karşı koyulamaz asaletinizi inandırma çabanızın ne bana ne size bir faydası var. Değil mi ama? Bakın ben gayet kendi kendine konuşabilen bir insanım. Bana da kendimi anlatma zorunluluğu vermeniz beni derinden yaralıyor biliniz. Çünkü sevmem. Size, kendimi inandırmak gibi bir amacım, çabam yok çünkü. Zaten o muhteşem gül cemaliniz sebebi ile anlayamayacağınız bir noktadayız. Kamaşan gözleriniz sebebi ile benim sokak kedisi benliğim (gurur duyarım) pek görülür değil.

Çok düşünüyorum farkındayım, size de tavsiye ediyorum. Haa bir de empati diye bir şey var deneyin bak pişman olmazsınız!! Sonra vicdan var, saygı var, özen göstermek diye bir şey var, önem vermek var, insan olabilmek var sonra (aslında en önce ama daha çok yolunuz var oraya kadar!)
 
Ne kendinizi, ne de başkalarını gözünüz de çok büyütmemeniz lazım.. Sonra düştüğünüzde / düştüklerinde dağılan parçalar çok fazla oluyor. Toparlayamıyorsunuz.
 
Vazgeçilir olmak bende o kadar da büyük bir etki yaratmıyor bilesiniz. Bundandır kolay gidişlerim, vazgeçişlerim. İnsan gün geliyor yaşamaktan bile vazgeçiyor sonuçta.
 
Sevgilerimi sunarım.. Hayatta ki herşeyi sevelim diyeceğim ama ben daha o "mertebeye" ulaşamadım.. Şu güzel kitaptaki, şu güzel cümlelerle veda etmek istiyorum size..

 
 
 "Sevmek mi? Eğer istisnasız herkesi seversen, yani düşmanını seversen, sana zulmedeni seversen, sevdiklerini sevmenin ne manası kalır?"

"Ben yaratandan ötürü bütün yaratılanları seviyorum."

Miguel oradan ayrılırken kendi kendine söyleniyordu.

"Yoo, o kadar da uzun boylu değil. Sevdiklerim var, sevmediklerim var; bir de bir kaşık suda boğabileceklerim var tabii!"

Elif Şafak - Şehrin Aynaları - Sayfa 115

Sevdiğim Adam...

Ben hüzünlü bir bağ bozumunda dökülürken o yapraklarımdan tutunur çiçek açar...

Bi mutluluksa bi hüzündür
Biraz ılıksa hep hazandır
Yine de o benim sevdiğim adamdır..

Dinlemek için; Sevdiğim Adam

Cuma, Eylül 14, 2012

Kendini evden dışarı atma çalışması ve çığırtkan anne!!

Kesin kararlıydım bugün.. Evde kalmayacaktım..

Başardım sonunda.. evden çıkamayan makus talimi yendim..

Elime ilk gelen t-shirt'ü pantolonu giydim, kırmızı converseleri geçirdim ayağıma, saçlarımın buklesiyle dalgasıyla hiç uğraşmadım, en tepeden topladım. Evden çıkmaya hazırdım..

Hazırdım da, evden çıkarken sanki 3 günlük yola gider gibi çantasını dolduranlar kabilesinin üyesiyim bende.. Al bir kitap çık evden değil mi? Ama okumak istediğim bir kitap, hazırda okuduğum ve fena halde beni saran 2 kitap olunca "ya diğerini de okumak istersem?" düşüncesi beynimi kemirdiğinden, valiz kıvamındaki çantalarımdan en sevdiğimi aldım.. içine 2 kitap (Akıllıca bir kararla 1Q84 ü evde bıraktım en azından), 3 dergi, 1 defter, kalemlik, fotoğraf makinem ve sanki yanıma almazsam öleceğimi sandığım ıvır zıvırlarımı doldurup sonunda evden çıkabildim.. Nihayetinde evden sadece 5 dk uzaklıkta bir yere gidiyor olmam kocaman bir çanta hazırlamama yine engel olamadı!!

Küçük bir tahta masa bulup kuruldum..


Arkadaşlar da yalnız bırakmadı sağolsunlar..


Uykusuz, Penguen okunmadan olmazdı, hazır yeni sayıları çıkmışken..

Bu arada bende 5 yaşında okula başlamış "şanssız" çocuklardanım.. Çalışan öğretmen annenin, bakacak kimse bulamadığı zavallı çocuk kontenjanından alınmışım okula.. Yaşadığım, yaşattığım zorlukları anlatmak zor.. Hala oyuncaklarla oynadığımı söylememe gerek yok herhalde :) Bazı şeyler eksik kalmış demek ki.. Yaşında güzelmiş herşey.. Sonrasında kendi yaşıtlarımla uyum sağlayamadığımı da eklemek isterim.. Bu durumu kendisini de eğitimci olan, fakat zorunluluklar ve imkansızlıklar sebebi ile kızını erken yaşta okula gönderen ve eğitim sisteminin geldiği duruma, çocukların geleceğinin deneme tahtası üzerine yatırılıp, oynanmasına hayretler içerisinde ve üzülerek bakan annemden dinlemenizi isterdim asıl...


Şehrin Aynaları peşimi bırakmadı ve Yedinci Gün'e yine başlayamadım.


Arada dergimi, arada kitabımı okuyarak karşımdaki manzaranında tadını çıkararak güzel bir gün geçirdim..

 
Ta ki "çocuklu ablaların yan masama oturması" kabusum gerçekleşene kadar! "Çığlık çığlığa bağıracağına git kendin indir o çocuğu salıncaktan be kadin! Dedikodu mu yapacaksın, çocuk mu bakacaksın bir karar ver serzenişlerim" ile keyfim kesintiye uğradı. Neyse ki ters ters bakan tek müşteri ben olmadığımdan kısa sürede ayrıldılar mekandan.
 
Sorun bende mi? Gerçekten bu durumu tuhaf bulan sadece ben miyim? Şimdi çocuğunu dışarıya çıkartıyorsun, eyvallah, ne güzel. O çocuk salıncağa biniyor, ee çok doğal. İyi de madem o çocuk salıncaktan tek başına inebilecek kadar büyük değil, neden başında durmazsın da, uzaktan "ayağınla yavaşlat, sonra in, bak kırıcam kafanı, atlama" diye ciyaklarsın. Yarım yamalak gözlersin o çocuğu da, yanındakine komşunun kızının dedikodusunu yaparsın bağır çağır? Neden gidip yanında durmazsın, ilgilenmezsin? Çocuk bakmak nasıl birşey? Yani hani korumak, kollamak, ilgilenmek? Annelerin de nefes almaya ihtiyacı olduğunu kabul ediyorum ama bu tavır bana çok saçma geliyor..
 
Yaşamadan bilinmez, anlaşılmaz böyle şeyler.. Boşuna konuşuyor da olabilirim.. Yaşayıp görücez!